İzmir’de yaşananlar günlerdir ülkenin gündeminde. CHP’li belediye başkanları tek tek gözaltına alınıyor, soruşturmalar yürütülüyor. Eğer gerçekten milletin parasına el uzatan, görevini kötüye kullanan biri varsa; hangi partiden olursa olsun hukuk önünde hesap vermeli. Buna kimsenin itirazı olamaz.
Ama insanların aklındaki soru şu:
Madem yolsuzlukla mücadele ediliyor, neden bu mücadele herkese aynı mesafede görünmüyor?
İşte toplumu asıl tedirgin eden de bu.
Benim ise en çok içimi acıtan başka bir şey var…
Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu partiyi bugün bu tartışmaların tam ortasında görmek gerçekten insanın canını yakıyor. Çünkü mesele artık sadece birkaç belediye başkanı ya da birkaç dosya değil. Mesele, insanların siyasete olan güvenini tamamen kaybetmeye başlaması.
Peki nasıl geldik bu hale?
Bir tarafta ne olup bittiğini bilmeyen insanlar…
Bir tarafta sadece görmek istediğini görenler…
Bir tarafta algılarla yönlendirilenler…
Bir tarafta cebi dolduğu sürece hiçbir şeyi sorgulamayanlar…
Ve en büyük çoğunluk… Günlük hayatın derdinden siyasette dönen oyunların farkına bile varamayan milyonlar…
Siyasete baktığımızda ise tablo daha da düşündürücü.
Gerçekten hizmet etmek isteyen kaç kişi kaldı?
Kaç kişi bu göreve “ülkem için ne yapabilirim?” diye geliyor, kaç kişi “kendime ne kazandırabilirim?” diye?
Ben henüz hiçbir partide dört dörtlük, tertemiz bir siyaset göremedim. Kimisi hakkında iddialar ortaya atılmıştır, kimisi yargılanmıştır, kimisi ceza almıştır, kimisi aklanmıştır. Ancak vatandaşın zihninde oluşan algı çok tehlikeli bir noktaya geldi: “Kim gelirse gelsin önce kendi cebini düşünüyor.”
İnsan buna üzülüyor.
Çünkü bugün birbirlerine kenetlenip temsil ettikleri partiyi korumaları gerekirken, yıllardır yapılan hatalarla partilerini tartışılır hale getiren de yine kendi yöneticileri oldu.
Şimdi insan ister istemez düşünüyor…
Görevleri bittiğinde, makamları ellerinden gittiğinde, kurdukları düzen bozulduğunda acaba aynı hayatı sürdürebilecekler mi?
En çok merak ettiğim soru bu.
Bir de şu görüntüler var…
İnanın görünce utanıyorum.
Koskoca belediye başkanları…
Koskoca yöneticiler…
Bilgileriyle, projeleriyle, bilimle, vizyonla örnek olacaklarına; bina kapılarında birbirlerini içeri sokmamak için yaşanan itiş kakışlar, bağrışmalar, sosyal medyaya düşen görüntüler…
Gerçekten rezil.
Üstelik sadece kendilerini değil, temsil ettikleri makamları da rezil ediyorlar.
Bazen izlediğim görüntülerde “Bunu ergenler yapsa çocukluk der geçeriz.” diyorum.
Ama milyonları temsil ettiğini söyleyen insanların bu kadar varoş görüntüler vermesi gerçekten Türkiye’ye yakışmıyor.
Biz bunları mı konuşmalıydık?
Depreme hazırlığı…
Çocuklarımızın eğitimini…
Ekonomiyi…
Bilimi…
Teknolojiyi…
Üretimi…
Dünyayla nasıl rekabet edeceğimizi…
Konuşmamız gereken bunlarken, günlerdir sosyal medyada kavga görüntüleri izliyoruz.
İşte buna üzülüyorum.
Çünkü Atatürk’ün bize hedef olarak gösterdiği şey kavga eden, birbirini aşağı çeken bir ülke değildi. O; aklın, bilimin, liyakatin ve çağdaşlığın ışığında sürekli ilerleyen bir Türkiye hayal etti.
Türkiye’nin artık kişilere bağlı bir denetim anlayışından çıkması gerekiyor.
Belediyeler, bakanlıklar, kamu kurumları… Hiçbirinin denetimi sadece siyasi iradeye bırakılmamalı. Tam bağımsız, liyakat esaslı, şeffaf çalışan denetim mekanizmaları kurulmalı. Çünkü denetim yalnızca suç bulmak için değil, suçu oluşmadan önlemek için vardır.
Hangi parti iktidarda olursa olsun…
Hangi görüşten olursa olsun…
Devletin bir kuruşunu bile kendi malı gibi kullanan herkes hesap vermeli.
Ama aynı hukuk, aynı kararlılık ve aynı hassasiyet herkes için geçerli olmalı.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey daha fazla kavga değil…
Daha fazla hukuk…
Daha fazla şeffaflık…
Daha fazla liyakat…
Ve en önemlisi, daha fazla vicdan.
Mustafa Kemal Atatürk’ün “Benim naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır; fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.” sözü bize çok önemli bir gerçeği hatırlatıyor.
Devletler kişilerle değil, kurumlarla yaşar.
Kurumlar ise adaletle, ahlakla, hesap verebilirlikle ve liyakatle güçlenir.
Belki de artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
Biz gerçekten parti mi savunuyoruz?
Yoksa olması gereken adalet düzenini mi?
Çünkü günü geldiğinde partiler değişebilir…
İsimler değişebilir…
Yöneticiler değişebilir…
Ama adalet duygusunu kaybeden bir toplum, kaybettiği güveni yıllarca geri kazanamaz.
Ben hâlâ umudumu kaybetmek istemiyorum.
Atatürk’ün “Bütün ümidim gençliktedir.” sözü sadece gençlere bırakılmış bir görev değildir. O umut, bugün bu ülkede yaşayan ve dürüst kalabilen herkesin omuzlarındadır.
Çünkü bu ülke; kavga ederek değil, birleşerek…
Birbirimizi düşman ilan ederek değil, ortak değerlerde buluşarak…
Ve en önemlisi, Atatürk’ün gösterdiği çağdaş, hukuk devleti yolundan sapmadan büyüyecektir.
Dicle Şahin
25.06.2026



