Bugün bu yazıyı ne CHP’li olarak yazıyorum ne de başka bir partinin taraftarı olarak…
Ben bu ülkenin geleceğinden kaygı duyan bir vatandaş olarak yazıyorum.
Çünkü karşımdaki tablo, Türkiye’nin ana muhalefet partisinin iç tartışmalarından çok daha fazlasıdır.
Bu, Atatürk’ün emanet ettiği bir partinin kendi içinde verdiği var olma mücadelesidir.
Bir tarafta “arınacağız” diyenler…
Diğer tarafta yıllarca aynı masada oturdukları insanlara “hain” diyenler…
İnsanın aklına tek bir soru geliyor:
Hangisine inanacağız?
Eğer gerçekten arınılması gereken insanlar varsa…
Yıllarca neden birlikte yürüdünüz?
Eğer ortada arınılacak bir şey yoksa…
Neden birbirinizi milletin önünde itibarsızlaştırıyorsunuz?
Bu kavganın sonunda kazanan kim olacak?
CHP mi?
Hayır…
Türkiye mi?
Hayır…
Kazanan sadece iktidar olacaktır.
Bunu fark etmemenizin sebebi koltuk kaygısı mı?
Bugün ellili yaşlardaki birçok siyasetçi, siyasetin yalnızca kürsülerde yapılan konuşmalardan ibaret olduğunu sanıyor.
Oysa siyaset önce vefadır.
Sonra ahlaktır.
Sonra edeptir.
Daha sonra makam gelir.
Menderes’i yaşamamış olabilirler…
Ecevit’in yokluk yıllarında nasıl siyaset yaptığını bilmiyor olabilirler…
Ama bir şeyi mutlaka bilmeleri gerekiyordu.
Siyasette en ağır yenilgi seçim kaybetmek değildir.
İnsanların güvenini kaybetmektir.
Vatandaş artık belediye başkanlarının, il başkanlarının, milletvekillerinin birbirine söylediği sözleri takip etmekten yoruldu.
Bir taraf “arınacağız” diyor…
Diğer taraf “hain” diyor…
Vatandaş ise mutfaktaki yangını düşünüyor.
Emekli maaşını düşünüyor.
Evladının işsizliğini düşünüyor.
Siz ise hâlâ koltuk hesabı yapıyorsunuz.
Bir siyasi partiye en büyük zarar rakibi veremez.
En büyük zararı kendi yöneticileri verir.
Bugün yaşanan tam da budur.
Birbirinizi öyle ağır sözlerle suçluyorsunuz ki, yarın aynı masaya otursanız bile o sözleri tarih unutmayacak.
Çünkü siyaset gelir geçer…
Ama söylenen sözler kalır.
Ve şimdi Sayın Özgür Özel’e eski bir pehlivan hikâyesini hatırlatmak istiyorum.
Bir başpehlivan vardı.
Yıllarca mücadele etmiş, altın kemeri hak ederek kazanmıştı.
Yanına gelen gençleri yetiştiriyor, bildiklerini öğretiyordu.
İçlerinden biri çok çalıştı.
Güçlendi.
Ünlendi.
Sonra bir gün ustasını küçümsemeye başladı.
“Artık onunla aynı seviyedeyim.” dedi.
Hatta insanların içinde ustasını gölgede bırakmaya kalktı.
Güreş günü geldi.
Çırak kuvvetliydi.
Gençti.
Kendine güveniyordu.
Ama usta yıllardır sakladığı tek bir oyunu kullandı.
Ve çırağı yere serdi.
Kalabalık alkışladı.
Çırak ise;
“Ustam beni gücüyle değil, bana öğretmediği tek oyunla yendi.” dedi.
Hayır…
O oyunun adı güç değildi.
O oyunun adı tecrübeydi.
O oyunun adı vefaydı.
O oyunun adı edepti.
Bugün siyasetin en büyük eksiği de budur.
İnsanlar ustalarını geçmeye çalışıyor.
Ama önce ustalarını inkâr ediyor.
Oysa Türk kültüründe usta sırtından hançerlenmez.
Ustanın omuzlarına basılarak yükselinmez.
Ustaya hakaret ederek lider olunmaz.
Atatürk bu partiyi birbirine “hain” desinler diye kurmadı.
Milletin umudu olsun diye kurdu.
Bugün milyonlarca insanın umut bağladığı ana muhalefet partisinin düştüğü tablo içler acısıdır.
Kim haklı, kim haksız…
Buna tarih karar verir.
Ama tarih bugünden bir not düşmeye başladı bile:
“Onlar birbirleriyle savaştılar…
Millet ise kendisi için mücadele edecek bir muhalefet aradı.”
Size son bir sözüm var.
Koltuklar gelip geçicidir.
Genel başkanlıklar da…
Milletvekillikleri de…
Ama vefasızlığın da, kavganın da, kırılan gönüllerin de kaydını tarih silmez.
Bugün attığınız her adımın hesabını sadece seçmen değil, yarın çocuklarınız ve torunlarınız da okuyacak.
İktidara yürüdüğünüzü sanıyorsunuz.
Ben ise başka bir şey görüyorum.
Siz iktidara değil, tarihin unutmayacağı büyük bir siyasi kırılmaya doğru yürüyorsunuz.
Nivent Kurtuluş
24.07.2026



