Yüzlerce çocuğun her gün kapısından içeri girdiği, ailelerin güvenle çocuklarını emanet ettiği merkezlerin tartışmaya açılması beraberinde en basit ama en yakıcı soruyu getiriyor: Bu çocuklar nereye gidecek? Çalışan anne ve babalar için kreş yalnızca bir eğitim alanı değil, hayatın sürdürülebilirliği demek. Aileler fayda sağlıyor, çocuklar fayda sağlıyor; bu gerçek ortadayken bu hizmetlerin ortadan kalkma ihtimalinin konuşulması bile ciddi bir belirsizlik yaratıyor.
Çalışan anne ve babalar için kreş yalnızca bir eğitim alanı değil; hayatın devam edebilmesinin en önemli dayanaklarından biri. İşe gidebilmenin, ekonomik olarak ayakta kalabilmenin ve çocuğun sağlıklı bir sosyal çevre içinde büyüyebilmesinin arkasında çoğu zaman bu hizmetler var.
Eğer çocuklar bu destekten mahrum bırakılıyorsa, bunun karşılığında yeni ve erişilebilir bir çözüm sunulması gerekir. Çünkü çocuklara yönelik hizmetler kesintiye uğratılabilecek sıradan uygulamalar değildir; doğrudan geleceği ilgilendirir. Yerine alternatif üretmeden kapatma yaklaşımı yalnızca kurumları değil, çocukların gelişim alanlarını da daraltır. Bu durum bakım imkânlarının azalması, fırsat eşitliğinin zedelenmesi ve ailelerin yükünün artması anlamına gelir.
Çocukları bu destekten mahrum bırakıyorlarsa yerine yeni bir çözüm getirmeleri gerekir. Çünkü çocuklara yönelik hizmetler kesintiye uğratılabilecek sıradan uygulamalar değildir. Alternatif sunulmadan kapatma yaklaşımı, çocukların gelişim alanlarını daraltmak, ailelerin yükünü artırmak ve fırsat eşitliğini zedelemek anlamına gelir. Çocukları hiçbir koşulda siyasi tartışmaların içine çekemez, kendi siyasetlerine alet edemezler. Bu, çocuk gelişiminin ne kadar hassas bir alan olduğunun farkında olan herkesin ortak refleksi olmalıdır.
Toplumun ihtiyaçlarına karşılık veren, ailelerin hayatını kolaylaştıran ve çocukların gelişimine katkı sunan uygulamaların belirsizliğe sürüklenmesi, insanlarda ister istemez başka bir duyguyu da büyütüyor: İyi ve faydalı olan her şeyi mahvetmek için çaba mı gösteriliyor? Oysa kamusal sorumluluk, işleyen ve fayda üreten hizmetleri ortadan kaldırmak değil, eksikleri varsa düzeltmek ve daha erişilebilir hâle getirmektir. Belki de yapılması gereken kapatma tartışmaları yerine eğitim sistemini güçlendirmeyi denemek, mevcut yapıyı geliştirmek ve iş birliği yollarını aramaktır.
İzmir üzerinden yürüyen tartışmaların siyasi rekabet boyutu olduğu biliniyor. Ancak konu çocuklara geldiğinde rekabetin anlamı kalmıyor. İzmir’den korkulduğu düşüncesi toplumda sıkça dile getirilse de asıl mesele kentin kendisi değil, burada ortaya çıkan sosyal destek modellerinin yarattığı karşılık olabilir. Ve belki de en düşündürücü olan, geleceğimiz olan çocukların ihtiyaçlarının bu tartışmanın gölgesinde kalmasıdır.
Çocukları sosyal destekten uzaklaştırmak, aslında toplumun yarınını daraltmaktır. Çocuk gelişiminden bağımsız alınan kararlar, yalnızca bugünü değil geleceği de etkiler. Bir toplumun gelecek nesillerine verdiği değer, çocuklara sunduğu imkânlarla ölçülür. Bu nedenle çocuklara dokunan her kararın temelinde siyasi rekabet değil, çocuk yararı olmalıdır.
Görünüşe bakılırsa bazıları İzmir’den korkuyor ama çocuklardan daha çok korkuyorlar. İyi ve faydalı olan her şeyi mahvetmek için ellerinden geleni yapıyorlar, üstelik bunu yaparken geleceğimiz olan çocukları kendi çirkin siyasetlerine alet etmekten çekinmiyorlar. Çocuk gelişiminden anlamayan insanların aldığı bu kapatma kararları, ülkenin gelecek nesillerine verdiği değeri de apaçık ortaya koyuyor. Belki de işin kolayına kaçmak, “kapatmak” ve sorumluluğu başkasına yıkmak daha rahat geliyor. Ama unutmasınlar: çocuklar siyasetin kurbanı olmayacak, onları savunacak olan toplumdur. Ve bu toplum, geleceğe değer vermeyenleri de unutmayacak.
Dicle Şahin
26.02.2026



