16.01.2026 tarihli İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi kararlarıyla, İzmir’in farklı 14 noktasında bulunan ve toplam 146.924 metrekare büyüklüğündeki parselleri kapsayan alanlar satışa konu edilerek özel kullanıma dönüştürülmüştür. Söz konusu düzenlemelerin parsel bazlı imar planı değişiklikleri yoluyla gerçekleştirildiği ve resmi gerekçe olarak belediyeye kaynak yaratma amacının gösterildiği belirtilmiştir.
Toplam 18 parseli kapsayan 14 ayrı plan değişikliğinin; 3’ü Bornova’da, 2’si Buca, Güzelbahçe, Urla ve Bayraklı ilçelerinde, Karşıyaka, Çiğli ve Aliağa’da ise birer adet olmak üzere hayata geçirildiği görülmektedir. Bu değişiklikler sonucunda yaklaşık 147 dönümlük alan; özel okul, özel sosyal tesis, özel sağlık alanı ve ticaret alanına dönüştürülmüştür.
Ancak bu dönüşüm, kamusal kullanımda olan ya da potansiyel kamusal alan niteliği taşıyan bölgelerin özel mülkiyet ve ticari faaliyet alanlarına evrilmesi anlamına gelmektedir. Kent yaşamında yeşil alanlar, sosyal donatılar, kamusal açık alanlar ve erişilebilir sosyal tesisler; sadece fiziksel mekânlar değil, aynı zamanda toplumsal bütünlüğün, eşitliğin ve kent hakkının temel unsurlarıdır. Bu alanların azaltılması, özellikle dar ve orta gelirli yurttaşların kentsel imkânlara erişimini sınırlama riskini taşımaktadır.
Aynı gün içerisinde bu denli geniş bir alanın özelleştirilmesi ve hemen her ay yapılan meclis toplantılarında benzer yoğunlukta plan değişikliklerinin gündeme gelmesi; meslek odaları, şehir plancıları, çevre örgütleri ve kent hakkı savunucuları açısından ciddi soru işaretleri doğurmaktadır. Sürecin hızının ve kapsamının, olası itiraz ve dava süreçlerini zorlaştırdığı; yüksek dava maliyetleri nedeniyle sivil toplumun denetim kapasitesini sınırlayabileceği değerlendirilmektedir. Bu durum, “iptal edilse de yenisi yapılır” anlayışıyla hareket edildiği yönündeki eleştirileri güçlendirmektedir.
Öte yandan, sosyal demokrat ilkelerle yönetime talip olan bir anlayışın; şeffaflık, katılımcılık, halkçılık ve kamu yararı prensiplerini öncelemesi beklenmektedir. Kent topraklarının ağırlıklı olarak özel okul, özel sağlık ve ticari alanlara dönüştürülmesi; arsa spekülasyonu, rant odaklı kentleşme ve betonlaşma eleştirilerini beraberinde getirmektedir. Bu durum, “kamu yararı mı, piyasa önceliği mi?” sorusunu gündeme taşımaktadır.
Kent yönetiminde esas olan; kısa vadeli gelir yaratma politikaları yerine uzun vadeli, sürdürülebilir, çevreyle uyumlu ve sosyal adaleti gözeten planlama anlayışıdır. İzmir gibi çağdaş, demokratik kimliği güçlü bir kentte; planlama süreçlerinin daha şeffaf, daha katılımcı ve daha hesap verebilir olması yönündeki beklenti yüksektir.
Aksi takdirde, halkın yaşam alanlarının daraltıldığı algısı güçlenecek; yerel yönetimlere duyulan güven zedelenecek ve seçmenin alternatif arayışları kaçınılmaz hale gelecektir. Nitekim kamuoyu araştırmalarında da yerel yönetim uygulamalarına yönelik memnuniyetsizlik ve beklenti farklılıklarının arttığı görülmektedir.
Kent hakkı, yalnızca bugünün değil, gelecek kuşakların da hakkıdır. Bu nedenle İzmir’in kamusal alanlarının korunması, planlama kararlarının kamu yararı ilkesi doğrultusunda yeniden değerlendirilmesi ve toplumun tüm kesimlerinin sürece etkin katılımının sağlanması büyük önem taşımaktadır.









