Bir çocuğun ölümü daha olmadan sistem harekete geçmeli
Artık “okullarımız güvenli mi?” diye sormayı da geçiyorum.
Çünkü bugün geldiğimiz noktada ihtiyacımız olan şey yalnızca okul kapısına bir güvenlik görevlisi koymak, birkaç kamera daha takmak ya da girişlerde çanta kontrolü yapmak değil.
Sistemin kendisinin değişmesi gerekiyor.
Daha dün İstanbul Başakşehir’de bir okulun bahçesinde bıçaklı saldırı yaşandı. Sekiz çocuk yaralandı. On yaşındaki Eslem Sare Bulut hayatını kaybetti.
Daha önce Manisa’da yaşanan okul çevresindeki silahlı saldırıyı konuşmuştuk.
Şimdi yeniden aynı sorunun karşısındayız:
Daha ne olması gerekiyor?
Çünkü bir çocuğun eline bıçak aldıktan, okula girdikten ve saldırı gerçekleştirdikten sonra harekete geçen bir sistem, aslında önleyici bir sistem değildir.
Bizim artık saldırıdan sonrasını değil, saldırıdan öncesini konuşmamız gerekiyor.
Dünyada bunun için ne yapılıyor?
Örneğin Finlandiya’da okulların yalnızca olay gerçekleştikten sonra müdahale etmesi beklenmiyor. Şiddet ve zorbalığın önlenmesi için okulun riskleri belirlemesi, bunları izlemesi, olaylara müdahale etmesi ve sonrasında takip yapması gereken bütünlüklü planlar bulunuyor. Güvenlik yalnızca müdürün ya da öğretmenin sorumluluğu olarak görülmüyor; okul çalışanlarının tamamı bu sistemin parçası.
Norveç’te ise okullar ciddi olaylara karşı önceden risk ve kırılganlık analizi yapmak, yerel acil durum planları oluşturmak ve tatbikatlar gerçekleştirmek zorunda. Üstelik plan yalnızca “saldırı olursa polisi çağırırız” seviyesinde değil; polis gelene kadar geçecek dakikaların nasıl yönetileceği bile önceden planlanıyor.
İngiltere’de ise çocuk koruma sistemi okulun dışına taşınıyor. Öğretmenler yalnızca okul içinde gördükleri probleme değil, davranış değişikliklerine, çevrim içi tehditlere ve çocuğun yardıma ihtiyaç duyduğunu gösteren işaretlere karşı da eğitiliyor. Okul; sosyal hizmetler, sağlık sistemi ve polisle birlikte çalışan daha geniş bir koruma mekanizmasının parçası olarak kabul ediliyor.
Peki biz ne yapmalıyız?
Bence artık çok net bir “Okul Güvenliği ve Çocuk Koruma Sistemi” kurulmalı.
Her okulda yalnızca rehber öğretmenin omzuna bırakılmış bir yapı değil, gerektiğinde psikolojik danışman, sosyal hizmet uzmanı, okul yöneticisi, sağlık çalışanı ve kolluk birimlerinin birlikte çalıştığı bir risk değerlendirme mekanizması olmalı.
Bir öğrencide ciddi davranış değişikliği varsa…
Şiddet tehdidi varsa…
Akran zorbalığı kronik hale geldiyse…
Sosyal medyada tehdit içerikleri varsa…
Çocuk okuldan kopuyorsa…
Evde ya da çevresinde ciddi bir şiddet riski varsa…
Bunların hiçbirisi “çocuk meselesi” denilip geçilmemeli.
Bunlar erken uyarı işaretleri olarak değerlendirilmelidir.
Ve en önemlisi; öğretmen bir şeyi fark ettiğinde “Ben bunu kime bildireceğim?” diye düşünmemeli.
Okulun önceden belirlenmiş, çalışan ve hızlı bir sistemi olmalı.
Bir öğretmenin yaptığı bildirim kaybolmamalı.
Bir rehber öğretmenin tespit ettiği risk aylarca beklememeli.
Bir çocuğun yardım çağrısı ancak büyük bir olay yaşandığında fark edilmemeli.
Sadece kamera değil, insan lazım
Elbette okul girişlerinin kontrollü olması, kameraların çalışır durumda bulunması, okul çevresinin güvenli hale getirilmesi ve acil durum planlarının oluşturulması gerekiyor.
Ama güvenlik kamerası çocuğun ruh halini okuyamaz.
Kapıdaki görevli çocuğun günlerdir içine kapandığını bilemez.
Metal dedektörü bir çocuğun neden öfkelendiğini anlayamaz.
Bunun için insan kaynağı gerekiyor.
Daha fazla rehber öğretmen.
Daha fazla okul psikolojik danışmanı.
Gerektiğinde okula ulaşabilecek sosyal hizmet uzmanları.
Çocuk ve ergen ruh sağlığı hizmetlerine hızlı erişim.
Öğretmenlere gerçek anlamda kriz ve şiddet önleme eğitimi.
Ve bunların hepsini birbirine bağlayan çalışan bir sistem.
Çünkü bugün Türkiye’de genelgelerimizde risk analizi de var, erken uyarı da var, rehberlik hizmetleri de var, okul güvenliği de var. MEB’in 2026-2027 eğitim yılı genelgesinde okul girişlerinin kontrollü olması, risklerin değerlendirilmesi ve güvenliği tehdit eden ihbarların derhal ele alınması açıkça düzenlenmiş durumda.
2026 Nisan’ında yayımlanan İçişleri Bakanlığı genelgesinde de risk analizi, erken uyarı mekanizmaları ve okul yönetimi-kolluk-sağlık-sosyal hizmetler arasında hızlı bilgi paylaşımı öngörülüyor.
O zaman sorun mevzuatın hiç olmaması değil.
Sorun, bu mekanizmaların okulun gerçek hayatında ne kadar etkili çalıştığı.
İşte artık bunu sorgulamamız gerekiyor.
Çünkü çocuklarımızı korumak için yeni bir genelge daha yazmak yerine, mevcut sistemin gerçekten çalışıp çalışmadığını ölçmeliyiz.
Her okul için risk haritası çıkarılmalı.
Her okulun acil durum planı düzenli olarak test edilmeli.
Her ciddi ihbarın akıbeti takip edilmeli.
Rehberlik servislerinin personel ihtiyacı gerçek anlamda karşılanmalı.
Ve çocukların psikolojik desteğe ulaşması “birkaç hafta sonraki randevu” meselesi olmaktan çıkarılmalı.
Bir çocuk yardım istemeden önce onu fark edebilen bir sistem kurmalıyız.
Çünkü asıl başarı, saldırganı saldırıdan sonra yakalamak değildir.
Asıl başarı, o saldırının hiç gerçekleşmemesidir.
Eslem Sare Bulut’un ailesine artık hiçbir sistem onun çocuğunu geri veremez.
Ama bu ülke, Eslem’in ölümünü yalnızca bir günün acı haberi olarak bırakmayabilir.
Onun ardından gerçekten çalışan bir çocuk koruma ve okul güvenliği sistemi kurabilir.
Ve belki o zaman bir sonraki anne, sabah çocuğunu okula gönderirken yalnızca “Bugün de sağ salim dönsün” diye dua etmek zorunda kalmaz.
Çünkü çocukların güvenliği dua ile değil, çalışan sistemlerle sağlanır.
Artık kâğıt üzerinde kalan genelgelerden, olaydan sonra yapılan açıklamalardan ve “gereken yapılacaktır” cümlelerinden fazlasına ihtiyacımız var. Devletin ilgili tüm kurumlarını, bu önlemleri gerçekten hayata geçirmeye ve çocuklarımızın hayatını koruyacak çalışan bir sistemi artık gecikmeden kurmaya davet ediyorum.
Dicle Şahin
07.10.2026



